‘1Peygamberler’ Kategorisi için Arşiv
Hz. Muhammed (sav)’in Hayatı Kronolojik Cetvel
* Abdullah oğlu Muhammed (s.a.s.)’in doğumu. (12 Rebi’u’l-evvel, 20 Nisan 571)
* Dört yaşına kadar süt annesi Halime ile öz annesi Amine arasında gidip gelmesi.
* Göğüs yarma olayının gerçekleşmesi.
M. 575-576
* İki yıl annesiyle birlikte kalması.
* Annesiyle birlikte Yesrib (Medine)’deki dayılarının yanına gitmesi.
* Yesrib (Medine) dönüşünde annesinin Ebvâ’da otuz yaşındayken vefat etmesi ve oraya defin edilmesi. Hz. Muhammed s.a.s. o zaman altı yaşındaydı. (M. 576)
M. 577-578
* İki yıl dedesi Abdulmuttalib’in himayesinde kalması.
* Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sekiz yaşında olduğu sırada dedesi Abdulmuttalib’in ölmesi. (M. 578)
M. 578-592
* Amcası Ebu Talib’in himayesine girmesi.
* 10-12 yaşlarında olduğu yıllarda Mekke kırlarında çobanlık yapması.
* 12 yaşına geldiğinde, yaz döneminde amcasıyla birlikte ticaret için Şam’a gitmesi. (M. 583)
* Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yirmi yaşında olduğu sırada Kureyş’le Kaysi Aylan kabileleri arasında Ficar savaşının ortaya çıkması.
* Yine 20 yaşında olduğu sırada, mazlumlara yardım amacıyla hılfu’l-fudul anlaşmasının gerçekleştirilmesi.
M. 595
* 25 yaşındayken Huveylid’in kızı Hatice’nin ticaret mallarıyla Şam’a gitmesi.
* Aynı yıl, Hz. Hatice (r.anha)’yla evlenmesi.
M. 606
* 35 yaşında olduğu sırada, yıkılmak üzere olan Ka’be’nin onarılması. Bu onarım sırasında Haceru’l-Esved Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından yerine yerleştirilmiştir.
M. 610-613
* Hira mağarasında ibadete çekilmesi.
* 40 yaşında olduğu sırada kendisine vahiy gelmesi ve peygamberlikle görevlendirilmesi. (M. 610, Ramazan ayı)
* Üç yıl süreyle dine davetin gizli tutulması.
M. 613-616
* Açıktan davetin başlaması. (M. 613)
* Müslümanlar üzerinde şiddet ve baskının başlaması.
* İlk Müslümanların büyük bir kısmının Habeşistan’a hicret etmesi. (I.Habeşistan hicreti) (M. 615)
* Hz. Hamza (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.)’in Müslüman olması. (M. 616)
M. 617
* Müslümanların ikinci kez Habeşistan’a hicret etmeleri.
* Müslümanların ekonomik ablukaya alınması için bir belge yazılması, bu belgenin Ka’be’nin duvarına asılması ve yürürlüğe konması. Bu abluka M. 617′de başlamış ve üç yıl sürmüştür.
M. 619
* Ekonomik ablukanın kaldırılması.
* Ebu Tâlib’in ölümü.
* Hz. Hatice (r. anha)’nın vefatı. (Bu iki ölüm olayının gerçekleştiği M. 619 yılı hüzün yılı olarak adlandırılmıştır.)
* Hac döneminde Yesrib (Medine)’deki Hazrec kabilesine mensup altı kişilik bir
hac kafilesinin Müslüman olması.
M. 620
* Resulüllah (s.a.s.)’ın davet için Mekke yakınındaki Taif’e gidip dönmesi. Taif halkı Resulüllah (s.a.s.)’ın davetine ilgi göstermemiş ve onu çocuklarına taşlatmışlardır.
* Yesrib’deki Evs ve Hazrec kabilelerinden 12 kişinin Müslüman olması.
* Birinci Akabe bey’atı.
M. 621
* İsrâ ve Mirac mucizesinin gerçekleşmesi ve Mirac esnasında beş vakit namazın farz kılınması.
* İkinci Akabe bey’atı. Bu bey’atte Evs ve Hazrec kabilelerinden 73 erkek ve 2 hanım bulunmuştur.
* Müslümanların çoğunluğunun Medine’ye hicret etmesi.
H. 1 M. 622
* Resulüllah (s.a.s.)’ın Medine’ye hicreti.
* İlk Cuma namazının kılınması.
* Mescidi Nebevi’nin inşası.
* Ezanın uygulamaya konması.
* Mekke’den gelen Müslümanlarla (muhacirlerle) Medineli Müslümanların (ensârın) birbirleriyle kardeşleştirilmesi.
H. 2 M. 623-624
* Fakirlerin barındırılması için Mescidi Nebevi’nin önüne suffe (teras) yapılması.
* Kureyş kervanına askeri taarruz.
* Müşriklerin Medine otlaklarına saldırarak bazı hayvanları gasbetmelerine karşı gerçekleştirilen Safevân gazvesi.
M. 624
* Kıblenin Kudüs’teki Mescidi Aksa tarafından Ka’be tarafına çevrilmesi.
* Ramazan orucunun farz kılınması.
* İslâm’da ilk savaş olan Büyük Bedir savaşı. (Bu savaşta Müslümanlar büyük bir zafer elde etmişlerdir.)
* Zekâtın farz kılınması ve fitrenin emredilmesi.
* Resulüllah (s.a.s.)’ın kızı Hz. Fatıma (r.a.)’nın Hz. Ali (r.a.)’yle evlenmesi.
* İlk Kurban bayramı namazının kılınması.
H. 3 M. 624-625
* Müşriklerin Medine’ye saldıracaklarına dair bir haber alınması üzerine gerçekleştirilen Gatafan gazvesi. Bu gazve Resulüllah (s.a.s.)’ın Uhud’dan önce kumanda ettiği en büyük gazvedir.
* Kureyş’le karşı karşıya gelmek üzere gerçekleştirilen Bahran gazvesi. Bu, aynı zamanda büyük bir savaş tatbikatı niteliği taşımaktadır.
* Karde seriyyesi. Bu seriyye Müslümanların Uhud’dan önce gerçekleştirdikleri en büyük savaş tatbikatı niteliği taşımaktadır.
* Hz. Osman (r.a.)’ın Peygamberimizin kızı Ümmü Külsüm (r.anhâ)’yla evlenmesi.
* Hz. Hasan (r.a.)’ın dünyaya gelmesi.
M. 625
* Resulüllah (s.a.s.)’ın Hz. Ömer (r.a.)’in kızı Hafsa (r.anhâ)’yla evlenmesi.
* Uhud savaşı. Bu savaşta Müslümanlardan Hz. Hamza (r.a.)’nın da içinde olduğu yetmiş kişi şehid olmuştur.
* Uhud savaşının yaralarının sarılması ve Müslümanlara moral kazandırılması amacına yönelik Hamrau’l-Esed seferi.
H. 4 M. 625-626
* Arap kabilelerine davet için gönderilen on Müslümanın şehid edildiği er-Reci faciası.
* Bazı Arap kabilelerinin isteği üzerine, dini öğretmek üzere gönderilen yetmiş kurranın (hafızın) pusuya düşürülerek şehid edildiği Bi’ru Maune faciası. Resulüllah (s.a.s.) bu olaydan sonra bir ay süreyle, söz konusu kurraları pusuya düşürenlerin cezalandırılması için sabah namazlarında kunut duası okudu.
M. 626
* Müslümanlarla aralarındaki anlaşmaya uymayarak Resulüllah (s.a.s.)’ı öldürmek için tuzak kuran Beni Nadir yahudilerinin sürgün edilmesi.
* İçki ve kumarın haram kılınması.
* Zâtu’r-Rikâ gazvesi. Korku (havf) namazı bu gazvede teşri edilmiş ve ilk olarak bu gazvede kılınmıştır.
* Resulüllah (s.a.s.)’ın hanımlarından Hz. Zeyneb bintu Huzeyme (r.anhâ)’nın vefatı. Resulüllah (s.a.s.)’ın hanımlarından sadece Hz. Hatice ve Hz. Zeyneb onun sağlığında vefat etmiştir
* Hz. Hüseyin (r.a.)’in dünyaya gelmesi.
H. 5 M. 626-627
* Suriye civarında toplanan eşkiya çetelerinin dağıtılması amacıyla gerçekleştirilen Dumetu’l-Cendel gazvesi.
* Medine’ye saldırmaya hazırlanan Mustalik oğullarının susturulması amacına yönelik Beni Mustalik gazvesinin gerçekleştirilmesi. Bu gazveden dönülürken Hz. Aişe (r.anhâ)’ya iftira atılmıştır (İfk olayı).
M. 627
* Haccın farz kılınması.
* Hendek savaşı. Bu savaşta müşrikler Medine’yi kuşatmış, onlara karşı bir savunma tedbiri olarak şehrin etrafına hendek kazılmış, müşrikler de kuşatmayı günlerce sürdürmelerine rağmen umduklarını elde edememiş ve geri dönmek zorunda kalmışlardır.
* Hendek savaşında ihanet eden Kurayza oğulları yahudilerinin büyük erkeklerinin öldürüldüğü, kadınlarının ve çocuklarının da esir edildiği Beni Kurayza gazvesi.
H. 6 M.627-628
* Bi’ru Maune’de Müslüman davetçileri pusuya düşürerek öldüren Lihyan oğullarının cezalandırıldığı Beni Lihyan gazvesi.
* Resulüllah (s.a.s.)’ın develerinin yağmalanması ve çobanının şehid edilmesi olayı ve buna karşılık bazı bölgelere seriyyeler gönderilmesi.
* İslâm’a davet için bazı devlet başkanlarına elçiler ve mektuplar gönderilmesi.
M. 628
* Resulüllah (s.a.s.)’ın kuraklıktan dolayı yağmur duasına çıkması.
* Rıdvan bey’atı. Bu olayda Müslümanlar, Hudeybiye’deki yeşil bir semure ağacının altında ya Mekke fethedilinceye ya da Allah yolunda şehid edilinceye kadar cihad etmek üzere Resulüllah (s.a.s.)’a bey’at etmişlerdir.
* Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında, görünüşte Müslümanların aleyhine sanılan ancak onlara büyük fetihlerin kapılarını açan Hudeybiye anlaşmasının imzalanması.
H.7 M.628-629
* Yine bazı devlet başkanlarına İslâm’a davet mektupları ve elçiler gönderilmesi.
* Medine’ye saldırıda bulunmaya hazırlanan Hayber yahudilerinin bunu yapmalarına fırsat vermemek için gerçekleştirilen Hayber gazvesi ve Hayber’in fethi. Bu fetihten sonra yahudiler Hayber dışına sürgün edilmişlerdir.
* Daha önce Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlardan orada kalanların Medine’ye dönmeleri.
* Medine’ye saldırıya hazırlanan Vadi’l-Kurra, Fedek ve Teymâ yahudilerine karşı gerçekleştirilen Vâdi’l-Kurrâ gazvesi.
M. 629
* Umre ziyareti.
H. 8 M.629-630
* Amr ibnu’l-As ve Hâlid ibnu’l-Velid’in Müslüman olması.
* Resulüllah (s.a.s.)’ın elçisini öldüren rumlara karşı gerçekleştirilen Mute seferi.
M. 630
* Mekke’nin fethi.
* Müslümanlara saldırmak üzere toplanan Hemazin kabilelerine ve onlara yardım eden Sakif kabilesine karşı gerçekleştirilen Huneyn gazvesi.
* Resulüllah (s.a.s.)’ın Ci’rane’den ihrama girerek umre yapması.
H. 9 M. 630-631
* Resulüllah (s.a.s.)’ın Müslüman bölgelerine valiler ve zekât tahsil memurları göndermesi.
* Tebük gazvesi. Bu, Bizans devletine Suriye topraklarında verilen bir derstir.
* Tebük seferine katılmak istemeyen münâfıkların Mescidi Dırar olarak bilinen bir mescid yapmaları ve orada toplanmaları. Bu mescid daha sonra Resulüllah (s.a.s.) tarafından yıktırılmıştır.
* Sulh ve sükun dönemi. Bu dönemde çeşitli kabilelerden Medine’ye hey’etler gelerek Müslüman olduklarını bildirmiş, mukabilinde bu kabilelere davetçiler ve öğreticiler gönderilmiştir. Bu gelişmelerin yaşandığı yıl Senetu’l-Vufud
(Hey’etler Yılı) olarak adlandırılmıştır.
M. 631
* Müslümanların, Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in emirliğinde (yönetiminde) hacc yapmaları.
* İslâm’ın bütün Arap Yarımadası’na yayılması.
H. 10 M. 631-632
* İslâm’ın yayıldığı yeni bölgelere de valiler ve zekât tahsil memurları gönderilmesi.
* Veda haccı. Bu, Resulüllah (s.a.s.)’ın ilk ve son haccıdır. Bu hacda yaklaşık yüz bin kişiye hitaben Veda hutbesini okumuştur.
H. 11 M. 632
* Beni Nahle heyetinin gelmesi. Bu, Resulüllah (s.a.s.)’ın sağlığında Müslüman olduklarını bildirmek üzere gelen son heyettir.
* Resulüllah (s.a.s.)’ın ani bir şekilde Baki kabristanını ziyaret etmesi, orada medfun olan Müslümanları selâmlaması ve şehitler için dua etmesi.
* Usâme ibnu Zeyd (r.a.) komutasında bir ordunun Filistin’e gönderilmesi.
* Resulüllah (s.a.s.)’ın hastalanması ve ardından, H. 13 Rebi’u’l-evvel 11, M. 8 Haziran 632 tarihinde Pazartesi günü vefat ederek Makâmı Mahmud’a yükselmesi.
ZÜLKARNEYN
Adı Kur’ân’da geçer. Allah ondan övgü ile bahsetmiştir. Peygamber mi, yoksa veli mi olduğu ihtilâf konusu olmuştur.
Zülkarneyn kelimesi Arapçadır. Zü ve karneyn kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Zü, sahip ve malik demektir. Karn ise, boynuz, perçem, tepe, zaman, güneş anlamlarına gelir. Karneyn, karn’ın tesniyesi yani iki tanesi demektir. Buna göre Zülkarneyn kelimesi iki boynuz sahibi şeklinde tercüme edilir (el-Firuzabadî, el-Kamusu’l-Muhît, Kahire 1332, IV, 257 vd).
Zülkarneyn’in kim oluğu ve neden kendisine bu lakabın takıldığı konusu, eskiden beri tartışmalı bir husus olarak devam etmiştir. Kendisine Zülkarneyn denilmesi, alimler tarafından, başının iki yanında iki boynuza benzer çıkıntıların bulunması, dünyanın şark ve garbını dolaşması, başının iki yanının bakırdan olması, örülmüş iki deste saçı olması, Allah’ın kendisine nur ve zulmeti musahhar kılması (emrine vermesi), yürürken nurun önünden, zulmetin ise arkasından gelmesi, şecaatı dolayısıyle bu lakabı almış bulunması, rüyasında gökyüzüne çıktığını ve güneşin iki tarafına asıldığını görmesi anlamlarında yorumlanmıştır.
Zülkarneyn’in kim olduğu hususu da, çok farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bilindiği gibi Zülkarneyn kelimesi onun esas adı değil, lakabıdır. Onun esas adı hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Birçok kişi, onun Büyük İskender (M.Ö 356-323) olduğunu iddia etmiştir. Fakat Kur’ân’da söz konusu olan Zülkarneyn ile Büyük İskender’in vasıfları birbirini tutmamaktadır. Zülkarneyn, Allah’a inanan, dürüst bir hayat süren ve peygamber olduğu bile ileri sürülen bir kişidir. Büyük İskender ise, tek tanrı inancından uzak, girdiği şehirleri yerle bir edecek kadar zalimve barbar bir insandı.
Bilhassa son devrin alimlerinin ekseriyeti ise, Zülkarneyn’in İran kralı Kisra (Hüsrev) olduğunu kabul etmişlerdir. M.Ö altıncı asırda imparatorluk kuran Kisra’nın vasıflan, Kur’ân’da adı geçen Zülkarneyn’in vasıflarına daha uygun düşmektedir. Nitekim Araplar Kisra’ya, Nûşirevan-ı Âdil demektedirler. Yine de Zülkarneyn’in gerçek adını Allah bilir. Onun peygamber olup olmadığını ihtilaflıdır. (er-Razî, Mefâtihu’l-Gayb, Mısır 1937, XXI,163, vd.; İbn Kuteybe, el-Maarif, Beyrut 1970, 25).
Zülkarneyn’in adı Kur’ân’da üç âyette geçmektedir:
“(Ey Muhammed), sana Zülkar neyn’den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım. Biz yer yüzünde onun için sağlam bir mekan ve orada istediği gibi hareket edeceği yönetim hürriyeti hazırladık ve kendisine (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep verdik (ulaşmak istediği herşeye ulaşmanın yolunu, aracını verdik). O da (kendisini batı ülkelerine ulaştıracak) bir yol tuttu. Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, onu, kara balçıklı bir gözede batar buldu. Onun yanında bir kavim buldu. Dedik ki: Ey Zülkarneyn, (onlara) ya azab edersin veya kendilerine güzel davranırsın (onları güzellikle yola getirirsin. Nasıl istersen öyle yaparsın). Dedi: Kim haksızlık ederse, ona azap edeceğiz) sonra o, Rabb’ine döndürülecektir. O da ona görülmemiş bir azab edecektir. Fakat inanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükâfat vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz (kolay işler yapmasını emrederiz, zor işlere koşmayız onu). Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu, öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlara güneşin önünden (korunacak) bir siper yapmamıştık. İşte (Zülkarneyn) böyle (yüksek bir mevkie ve hükümranlığa sahip) idi. Onun yanında (daha) nice (hükümranlık) bilgisi (tecrübesi ve vasıtası) bulunduğu biz biliyorduk. Sonra yine bir yol tuttu. Nihâyet iki sed arasına ulaşınca, onların önünde hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Dediler ki: Ey Zülkarneyn, Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi? Dedi ki: Rabb’imin beni içinde bulundurduğu (mal ve mülk, sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır. Siz bana insan gücüyle yardım edin de, sizinle onlar arasına sağlam bir engel yapayım. Bana demir kütleleri getirin. (Zülkarneyn) iki dağın arasını (demir kütleleriyle doldurup dağlarla) aynı seviyeye getirince, üfleyin dedi. Nihâyet o demir kütlelerini bir ateş haline koyduğu zaman; getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim, dedi. Artık (Ye’cuc ve Me’cuc) onu ne aşabildiler ne de delebildiler. (Zülkarneyn) dedi: Bu, Rabb’imden (kullarına) bir rahmettir. Rabb’imin va’di ge(lip Ye’cuc ve Me’cuc’un çıkması, yahut kıyametin kopması gerek)diği zaman, onu yerle bir eder. Şüphesiz, Rabb’imin va’di gerçektir” (el-Kehf, 18/83-98).
Bazı alimlerin rivayetine göre, Yahudilerden birkaç kişi, Hz. Muhammed (s.a.s)’e gelerek Zülkarneyn’in kim olduğunu sormuşlar. Bunun üzerine bu âyetler nazil olmuştur (en-Nisâburî, Esbâbu’n-Nuzûl, Mısır 1968, 75).
Diğer bir rivayette ise, Mekkeliler kitap ehli olan Yahudilere adam gönderip Hz. Muhammed (s.a.s)’i çetin bir sınavdan geçirmek için, birkaç soru hazırlayıp göndermelerini istemişlerdi. Onlarda şu üç şeyden sormalarını tavsiye etmişler: Ruh, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn Bunun üzerine ilgili âyetler inmiştir (et-Taberî, Camiu’l-Beyân, Mısır 1373, XVI, 7).
Yukarıda meâli sunulan âyetlere göre, Zülkarneyn’in bazı özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür. Zülkarneyn, üstün yeteneklere, geniş kudret ve imkanlara sahipti. Bilgili, kültürlü, dünya coğrafyasının önemli bir kısmını bilen ve ilâhî yardıma mazhar olan bir kişiydi. Zalimlere hadlerini bildiren, onları cezalandıran, ahiret gününe kesin bir şekilde imân eden, ona göre hareket eden ve iyi ahlaklı dindar toplumları himâye eden bir zattı.
Zülkarneyn, Hakk’a karşı teslimiyet gösterir, her şeyi ilâhî emrin istikâmetine çevirmeye çalışırdı.
Hz. Ali’ye göre Zülkarneyn ne bir nebi, ne dg bir kraldı. Fakat Allah’ın salih bir kulu idi. Allah onu sevmiş ve o da Allah’ı sevmişti (İbn İshâk, Kitabu’l-Mübtedâ ve’l-Meb’as ve’l-Meğazî, thk. Muhammed Hamidullah, Mağrib 1976, 185).
LOKMAN (LUKMAN)
Bir nebî veya velî olduğu ihtilâflı; ancak çoğunluğun tercihine göre hakim bir şahsiyet.
Kur’ân-ı Kerîm’de Lokman adı iki yerde geçer (Lokman, 31/12,13). Kelime, aynı zamanda Mekkî bir surenin adıdır. Bu sûrenin nüzul sebebi Kureyşlilerin Lokman’ı Hz. Peygamber (s.a.s)’e sormalarıdır.
Lokman’ın adı geçen iki ayetin meâli şöyledir: “Andolsun Biz Lokman’a Allah’a şükretmesi için hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise, bilsin ki Allah her şeyden müstağnîdir, övülmeye lâyık olandır. Lokman, oğluna öğüt vererek. “Yavrum, Allah’a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür” demişti ” (Lokman, 31/12,13). Lokman’ın adı içinde geçmese de onun oğluna öğütleri devam etmektedir. Ancak arada iki ayet içinde Yüce Allah, Lokman’ın öğüdündeki eş koşmayı(şirk) tekit için ana-babaya iyi davranmak; yaradana şükür, ana-babaya teşekkür etmesini bilmekle beraber; eğer ana-baba Allah’a eş koşmak üzere çocuğunu körü körüne zorlarlarsa o çocuğun onlara itaat etmemesi, dünya işlerinde onlarla güzelce geçinip Allah’a yönelen kimselerin yoluna uyması gerektiğini bildirmektedir (Lokman, 31/14,15). Lokman’ın öğütleri şöyle devam etmektedir: “Yavrum, işlediğin şey bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa da, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Lâtif’dir, haberdar’dır. Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret; doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseyi hiç şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini de kıs! Seslerin en çirkini şüphesiz merkeplerin sesidir” (Lokman, 31/16-19).
Lokman suresinde geçen meâli verilen ayetlerden anlaşılmaktadır ki, bu zat bir hakimdir. Çünkü ona hikmet verilmiştir. Böyle bir hikmete ulaşan kimseye gereken, o hikmete şükürdür. Aslında Yüce Allah’ın, şükür de dahil hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Ancak şükre ihtiyacı olan insandır. Çünkü Allah, şükredince nimetleri artırma vadinde bulunmuştur (İbrâhim, 14/7). Lokman, üç kere “yavrum” veya “oğlum” diye hitap ederek oğluna öğüt vermiştir. Bunlardan ilkinde Allah’a eş, ortak koşmamasını öğütlemiştir. Çünkü bu, Allah’ın hakkını başkasına vermek, kulların ve bütün varlıkların yaratanına olan bu haksızlıkla onların haklarını çiğnemek, başta Yüce Allah’ın ikram ettiği, şerefli kıldığı insan olmak üzere bu varlıkları esas yaratanından başka fâni, âciz, güçsüz şeylere yönelterek onları tahkîr etmektir. Lokman, ikinci “yavrum” hitabiyle başlayan öğüdünde, Yüce Allah’ın hardal tanesi kadar da olsa yapılan bütün iyilik ve kötülükleri gördüğünü, bildiğini ve onları ahirette değerlendireceğini anlatmıştır. Nitekim Yüce Allah, zerre miktar hayır-şer işleyenin karşılığını göreceğini bildirmektedir (ez-Zilzâl, 99/7-8). Lokman, yine oğluna hitaben üçüncü öğüdünde onun namazı kılmasını, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmesini, başına gelene sabretmesini, insanlara böbürlenip kibirlenmemesini, çalım satıp öğünmemesini, yürümesinde, konuşurken sesinde ölçülü olmasını tavsiye etmiştir.
Lokman hakkında hadislerde de bazı bilgiler bulunmaktadır. En’âm suresi’nin 82. ayetinin nüzulünde sahabeler: “Ey Allah’ın Resulü! Bizim hangimiz nefsine zulmetmez ki…?” dediklerinde, Peygamberimiz. Bu ayetteki zulüm sizin sandığınız gibi değildir. O zulüm, şirk demektir. Lokman’ın oğluna nasihat ederken, yavrum, Allah’a şirk koşma. Zira şirk en büyük zulümdür dediğini işitmediniz mi?” cevabını vermiştir (Sahîh-i Buhârî, Tecrîd-i Sarîh, Tercemesi, IX, 163). Lokman şöyle derdi: “Yavrum, ilmi âlimlere karşı böbürlenmek, sefihlerle münazarada bulunmak ve meclislerde gösteriş yapmak için öğrenme!” (Ahmed b. Hanbel, I,190). Bu anlatım ve devamı başka bir rivayette şöyle yer almaktadır: “…Gınâ göstererek ve cehalete düşerek ilmi terketme! Yavrum, meclisleri ihmal etme! Allah’ı anan bir topluluk gördüğünde onlarla otur. Eğer âlimsen ilmin işine yarar; cahilsen onlar sana öğretirler. Umulur ki Allah onlara rahmetini lütfeder, onlarla beraber sana da ulaşır. Allah’ı anmayan bir lopluluk gördüğünde onlarla oturma. Eğer âlimsen ilminin sana bir yararı olmaz; cahilsen onlar seni saptırırlar. Allah onları azabına düçar kılar, sana da onlarla beraber isabet eder” (Dârimî, Mukaddime, 34). Yine bir hadis-i şerifde ilim-hikmet hakkında şöyle denilmektedir: “Hakîm Lokman oğluna şu tavsiyede bulunmuştur. Yavrum âlimlerin yanında otur ve dizlerinle onlara çok yaklaş. Çünkü Allah, gökten indirdiği yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, kalbleri hikmet nûruyla diriltir”(Muvatta, İlim, 1). Lokman hakkında başka bir hadis de şöyledir: “Hakim Lokman, şöyle derdi: Şüphesiz Allah bir şeyi emânet aldığı zaman onu korur” (Ahmed b. Hanbel, II, 87).
Bu hadislerin, meselâ zulüm, hikmet, ilim gibi konularda Kur’ân-ı Kerîm’deki Lokman ile ilgili ayetlerle rabıtalı olduğu görülmektedir.
Lokman’ın kim olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır. İbn İshak’a göre Lokman’ın nesebi [Lokman b. Bâur b. Nahor b. Tarih (Terah: Âzer)] Dördüncü. Kuşakda Hz İbrahim (a.s)’in babası Âzer’e ulaşır. Vâkıdî, Lokman’ın İsrâiloğulları kadısı, Eyle ve Medyen taraflarında yaşayan, Eyle’de ölen bir kimse olduğunu zikreder. İkrime’ye göre Lokman bir nebîdir. Ancak onun bir hakim olduğunda âlimlerin ittifakı vardır (Sahih-i Buharî Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 163). Vehb b. Münebbih’e göre; Lokman İbn Bâûra, Âzer neslindendir. Mukâtil’e göre ise, Hz. Eyyub (a.s)’in kızkardeşinin veya teyzesinin oğlu idi. Uzun müddet yaşadı. Hz. Davud’a yetişti ve ondan ilim aldı. Sanat sahibi idi. Bir nebî olduğunu söyleyenler de oldu. İbn Rüşd, Tehâfüt’ünde söylediği gibi, her nebî hakîmdir, fakat her hakim nebî değildir. Bakara sûresi’nin 269. ayetine göre Yüce Allah hikmeti istediğine verir. Kime de hikmet verilmişse ona büyük hayır lütfedilmiştir. Dolayısıyle o kimsenin ilmen, amelen bunun şükrünü yerine getirmesi gerekir. Lokman için de Kur’ân’da böyle söylenmiştir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 3842-3843).
Lokman, İslâm’dan önceki Araplarda kendisinden çok bahsedilen bir şahsiyet idi. Yahudi ve Hristiyan kutsal kitaplarında adı geçmez. Onun Âd kabilesinden veya Habeşli bir köle olduğu da belirtilmiştir (S.G.F. Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London 1970, s. 414).
Eski Arap geleneğinde cahiliyye devri insanları bu zata Lukmânü’l-Muammer diyorlardı. Onun yedi kartalın ömrü kadar uzun yaşadığına inanılırdı. Ebû Hâtim es-Sicistâni’nin “Kitâbül-Muammarîn” adlı eserinde Lokman, Hızır’dan sonra uzun yaşayan ikinci şahsiyet olarak yer alır. Yedi kartal ömrü beş yüz altmış yıl yapsa da çeşitli rivayetlerde onun bin, hatta üç bin-üç bin beş yüz yıl yaşadığı bile ileri sürülmüştür. Lokman’a, Nâbiga’nın şiirlerinde bile rastlanır. Cahiliyye geleneğinde Lokman aynı zamanda bir kahraman ve hakim bir kimse olarak da görülürdü. Bir çok macera ona isnat edilmişti. Bütün bunlar arasında Lokman, Âd kabilesinden olmakla bu kabîleye Sodom gibi günahkârlığı dolayısıyla kuraklık cezası verildiğinde, onun da dahil olduğu bazı kimseler yağmur için dua etmek üzere Mekke’ye giderler. Ancak Âdlılar orada zevk ve safâya dalıp esas vazifelerini unuturlar. Hatırlatıldığında da birisi siyah bir bulut isteyiverir. Âd kabilesinin mahvı bu bulutla olur. Aslında onların cezalandırılmaları Hz. Hûd’a itaatsizlikleri dolayısıyladır. Âd kavmi ile ilgili ayetlerde ve Hûd suresinde Lokman’ın adı geçmez (Bernhard Heller, İA., “Lokman “, maddesi).
Lokman, Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldıktan sonra, Arapça darb-ı mesel ve hikmet kitaplarından Kasasul-Enbiyalara kadar bir çok eserlerde yer aldı. Sa’lebî (ö. 427/1035) Ârâisul-Mecâlis”inde ondan bahsederken Kur’ân’daki anlatımı başka rivayetlerle genişletir. O, Lokman’ın kim olduğu konusunda yukarıdaki bütün bilgileri verdikten sonra Mücâhid’in onun uzun dudaklı siyahî bir köle olduğu yolundaki rivayetlerini de bunlara ekler. Ancak bu rivayeti takviye sadedinde insanlardan Sudan’dan çıkmış üç hayırlı kimse arasında, Bilâl (Habeşli ?), Hz. Ömer (r.a)’ın kölesi Mühecca’ ve Lokman’a (Sudan’ın Mısır’a yakın Nubya tarafından) yer veren rivayeti de almaktadır. O, Lokman’ın Habeş’li bir marangoz, bir terzi olduğu konusundaki iddiaları da aktardıktan sonra, âlimlerin onun hakim olup nebî olmadığında ittifak ettiklerini, bu konuda İkrime’nin farklı görüşe sahip olduğunu (bazılarına göre Lokman’ın nebîlik ile hakimlikten birini tercihte serbest bırakıldığı, onun hikmeti seçtiğini) belirtmektedir. O, ayrıca Lokman’ın nebî olmadığı; Allah’ın çok tefekkür, iyi yakın ile takvâ ehli kıldığı bir kul olduğu; onun Allah’ı, Allah’ın da onu sevdiği, ona hikmet lütfettiğini açıklayan bir hadis de nakleder (Sa’lebi, Arâisul-Mecâlis, 312).
Sa’lebî, Lokman’ın, dünyada sıkıntı çekenin refahtakinden hayırlı olduğunu; dünyayı ahirete tercih edenin dünyada da, ahirette de kaybedeceğini; malın sıhhat, nimetin nefis temizliği gibi olmadığını; doğru söz, emaneti yerine teslim ve boş yere konuşmayı terkin hikmeti doğurduğunu söylediğini nakleder. Yine onun nakline göre Lokman oğluna şöyle dedi:
“Dünya derin bir denizdir. Çokları onda boğulmuştur. O denizde senin gemin Allah’dan takvâ olsun. Bineğin Allah’a imanın ve yolun Allah’a tevekkül olsun. Umulur ki kurtulursun; tamamen kurtulacağını da sanmam. Yavrum, insanlar ibadet ve taatte her gün noksanlaştıkları halde nasıl olur da vadolunduklarından korkmazlar! Yavrum! Dünyadan yetecek kadar al, ona kapılma, bu ahiretine zarar verir. Dünyadan el etek de çekme, yoksa insanlara yük olursun. Oruç tut, bu şehvetini keser. Seni namazdan alıkoyan orucu tutma, çünkü Allah’ın katında namaz oruçtan daha büyüktür… Yavrum! İyiliği ondan anlayana yap. Nitekim koç ile kurt arasında dostluk olmadığı gibi; iyi ile kötü arasında da dostluk olmaz. Çekişmeyi seven hakarete uğrar, kötülük olan yerlere giden töhmet altında kalır, kötülüğe yaklaşan kendini kurtaramaz ve dilini tutmayan pişman olur. Yavrum! iyilerin hizmetinde bulun; fakat kötülerle dostluk kurma. Yavrum! Güvenilir kimse ol ki zengin olasın. Kalbin günah lekeleriyle dolu olduğu halde insanlara, Allah’dan korkuyormuşsun gibi görünme. Yavrum, âlimlerle bir arada bulun ve onların dizinin dibinden ayrılma; fakat onlarla tartışmaya da girme, yoksa sohbetlerinden seni mahrum ederler. Onlara bir şey sorarken nazik davran. Seni ihmal ettiklerinde onlara bıkkınlık verme, yoksa senden usanırlar. Yavrum! her şeyi arkanı dönerek isteme ve yüzün dönük olarak da ondan uzaklaşma! Zira bu, basîreti azaltır ve aklı zayıflatır. Yavrum, küçükken edepli olursan, büyüdüğünde faydasını görürsün! Yavrum, yolculuğa çıktığında, onu çekip götürebileceğin bir yerde olmadıkça, hayvanından emin olma; çünkü onun sırtı çabuk yağır olur ve bu hakimlerin işlerinden değildir. Gideceğin yere yaklaştığında da hayvanından in ve yürü; kendinden önce onu doyur. Gecenin ilk saatlerinde yolculuğa çıkmaktan sakın! Sana gecenin yarısına kadar dinlenip gece yarısından sonra yola çıkmanı tavsiye ederim. Sefere çıkarken yanına kılıcını, mest’ini, sarığını, elbiseni, su kabını, iğne ve ipliğini, biz’ini (saraç iğnesi) al! Ayrıca yanında sana ve beraberindekilere yetecek kadar ilâç bulundur. Arkadaşlarınla, Allah’a isyanın dışındaki hususlarda uyum sağla ve onlara vefâ göster! Yavrum, kanaatkâr görünmekten sakın, zira bu tavrın sana gündüzleri şöhret, geceleri ise şüphe getirir. Yavrum, kendini unutup da insanlara iyiliği emretme! Yoksa senin durumun, insanlara ışık verdiği halde kendisi yanarak tükenen kandile benzer! Yavrum, küçük işleri umursamazlık etme! Çünkü küçük, yarın büyüğe dönüşür. Yavrum, yalan söylemekten sakın! Çünkü yalan, dînini ifsat eder, insanların yanında mürüvvetini noksanlaştırır ve bu durumda da utanma duygun yok olur; değerin düşer, makam ve mevkiin elden gider; küçümsenirsin, konuştuğun zaman sözün dinlenmez, söylediğine itibar edilemez. Bu duruma düşüldüğünde de yaşamanın zevki kalmaz! Yavrum, kötü huydan, sıkıntı vermekten, sabırsızlıktan sakın! Bu hasletler karşısında hiç bir arkadaşın sana dürüst davranmaz ve seninle aralarında dâima bir mesafe bırakırlar. İşini sev; sık sık karşılaştığın olaylar karşısında sabret! İnsanlara karşı güzel huylu ol! Zira huyu güzel olan, herkese güler yüz gösteren ve bunu yaygınlaştıran, iyiler yanında nasîbini alır; ona karşı iyi kimseler sevgi besler, kötüler de ondan uzaklaşır. Yavrum, gönlünü kederlerle ve kalbini üzüntülerle meşgul etme. Aç gözlülükten sakın. Takdire rıza göster. Allah tarafından sana verilene kanaat et ki hayatın güzelleşsin, gönlün sürurla dolsun ve hayattan zevk alasın. Eğer dünya zenginliklerinin senin için bir araya getirilmesini istersen, insanların ellerinde olanlara göz dikme! Zira peygamberleri bulundukları mertebeye ulaştıran şey insanların ellerinde bulunanlara göz dikmemeleridir. Yavrum, dünya hayatı kısadır. Senin oradaki ömrün ise daha da kısadır. Bu kısa ömrün de daha az bir kısmı geride kalmıştır. Yavrum, iyiliği ehline yap, ehil olmayana iyilik yapma; yoksa o, dünyada boşa gider, ahirette de sevabından mahrum olursun. İktisatlı ol, savurgan olma; cimrilik derecesinde mala sarılma, israfa varacak şekilde de onu dağıtma! Yavrum, hikmete sarıl ki onunla ikram göresin, onu yücelt ki sen de üstün tutulasın. Hikmet ahlâkının en üstünü Allah (c.c)’ın dinidir. Yavrum, hasedçinin üç belirgin özelliği vardır: Gıyabında dostunu çekiştirir, yanında olduğu zaman ona yaltaklanır, o bir musibete duçar olduğunda da ona sevinir” (Sa’lebî, a.g.e., 313-315).
Lokman’la ilgili olarak sadece oğluna öğütler, hikmetli sözler, atasözleri (emsâl, durub-ı emsâl) değil, kıssalar da nakledildi. Bunlardan Lokman’ın bir köle olarak birisine takdim edildiğinde. o, diğer kölelerin incirleri onun yediğini ileri sürerek efendilerini kandırmak istedikleri zaman, hep beraber sıcak su içmelerini tavsiye eder. Efendileri öyle yapar, sonunda Lokman yalnız su kusarken, diğerleri incir artıklarını su ile çıkarmaya başlarlar. Bir gün efendisi, gelen misafiri için, Lokman’a en iyi ne varsa onu ikram etmesini söyler. O da koyun dili ve yüreği getirir. Bir başka gün yine misafir için bu defa en kötü ne varsa onu çıkarmasını söylediğinde aynı şeyleri verdiğini görünce, sebebini sorar. Lokman, iyi bir dil ve yürekten daha iyi bir şey olmadığı gibi, kötü bir dil ve yürekten de daha kötü bir şey bulunmadığı cevabını verir (Sa’lebî, aynı yer).
Lokman’a bu kıssalar dolayısıyla Araplar’ın Ezop’u (Aesopos) denilmiş, Avrupa’da Ezop’a atfedilen bir çok nükteler Lokman’a isnat olunmuştur. Batılı yazarlar Lokman’la ilgili kıssaların sonraki devirlerde Ezop’unkilerden kopya edildiğini ileri sürerler. Bu konuda karşılaştırmalar ve örneklere de yer verip eski gelenekte Lokman, hakîm, hatta peygamber bir kimse olarak tanınırken; sonraki devrede artık köle, marangoz haline sokulduğunu eklerler. Onlara göre Lokman; Bileam, Ahikar, Ezopla aynı görülmüştür. Bileam, Kitab-ı Mukaddes’te geçer. Müfessirler, seceresi Lokman b. Bâûr b. Nahor b. Tarih şeklinde geçen bu zatın İbrani dilinde “bala”, Arapça “Lakama” kökleri aynı yutmak anlamına geldiği için, Kitab-ı Mukaddes’teki karşılığının Bileam olduğu kanaatine ulaşmışlardır (Bileam için bk. Sa’lebî, 209 vd.). Lokman, Bileam mıdır tartışmasında buna olumlu bakanlar yanında karşı çıkanlar; Lokman, Kur’ân ve önceki gelenekte saygı duyulan; Bileâm, Kitab-ı Mukaddes ve Aggada’da nefret edilen bir kimsedir, demektedirler (bk. Belâm). Lokman’ı, Roma’lı Ahikar veya Yunan’ın Ezop’una benzetenler, onların sözlerinin veya onlarla ilgili anlatımların benzerliklerine dayanmaktadırlar (Bernhard-N.A. Stillman,”Lokman”, Encyclopedia of İslam, Leiden 1978, IV, 813).
Hz. ÜZEYR (a.s)
İsrailoğullarına (Yahudilere) göre meşhur bir peygamber olan Üzeyr (a.s)’ın adı Kur’an-ı Kerîm’de geçmektedir. Fakat İslâm’a göre onun peygamber olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır.
Üzeyr (a.s)’ın adı hakkında da alimlerin farklı yorumları vardır. Bazı alimlere göre onun adı Arapça bir isimdir. Diğer bazı alimlere göre ise, Üzeyr kelimesi Arapça değil, İbranicedir (el-Ukberî, İmlau ma menne bihi’r Rahman, Mısır, 1961, II, 7).
İbranice’de Üzeyr kelimesinin karşılığı “Azra”dır. Tevrat’ın bu dildeki nüshasında böyle geçmektedir (Biblio Hobraica, nşr. Rud. Kittel, Stuttgart,1952; Esra, VII,1; Nehemio, VIII,13).
Üzeyr (a.s), Harun Peygamber’in neslinden gelmektedir (es-Sa’lebî, el-Arais, Mısır, 1951, 344).
Üzeyr (a.s)’ın adı, Kur’an-ı Kerîm’de bir yerde geçmektedir: “Yahudiler. ‘Üzeyr, Allah’ın oğludur; dediler. Hristiyanlar da: Mesih Allah’ın oğludur’, dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini), önceden inkâr etmiş(olan müşrik)lerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da (haktan batıla) çevriliyorlar!.. Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan ayrı rehber edindiler, Meryem oğlu Mesîh’i de. Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti. Ondan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir” (et-Tevbe, 9/30, 31).
Burada söz konusu olan Üzeyr (a.s) hakkında çeşitli rivâyetler vardır. En meşhuru İbn Abbas’ın rivâyetidir. Buna göre, Yüce Allah İsrâil oğullarının elinde bulunan Tevrat’ı onlardan aldı. Tevratın içinde bulunduğu sandığı kaybettiler. Aynı zamanda Tevrat zihinlerinden de silindi. İsrail oğulları buna çok üzüldüler. Bilhassa Üzeyr (a.s) Allah’a çok ibâdet etti; O’na yalvarıp yakardı. Allah’tan inen bir nur, onun kalbine girdi. Unutmuş olduğu Tevrat’ı hatırladı. Ondan sonra Tevrat’ı yeniden İsrail oğullarına öğretti. Daha sonra Tevrat’ın içinde bulunduğu sandık bulundu. Bunun üzerine Üzeyr (a.s)’ın öğrettiğinin aslına uygun olduğunu gördüler. Bunun üzerine Üzeyr (a.s)’ı çok sevdiler. Fakat bu hususta aşırı gittiler. “O, olsa olsa Allah’ın oğludur” dediler (İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, Mısır,1951, X,111). Bu âyetler, onların bu hususta aşırı gitmelerini ve Hristiyanların da, İsâ (a.s) Allah’ın oğludur diye söylemelerini reddetme mahiyetinde nazil olmuştur. Onların bu sözlerinin batıl olduğu anlatılmış ve Yüce Allah’ın, onların bu iddialarından münezzeh olduğu ifâde edilmiştir (el-Beydâvî, Envaru’t-Tenzîl ve Esraru’t Te’vîl, Mısır, 1955, I, 196).
Yahudilerin bu hususta aşırı gitmeleri, Kur’an’ın başka yerlerinde de tenkid edilmiştir. “Vay haline o kimselerin ki, Kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, “Bu Allah’ın katındandır. ” derler. Ellerinin yazarlığından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!” (el-Bakara, 2/79) mealindeki âyette Yahudiler kasdedilmektedir. Onların Tevrat’ı tahrif ettikleri, ondan sonra kendileri tarafından yazılan bir kitabı Allah’ın kitabı diye tanıtmaları söz konusudur. Onlar bu şekilde kitab yazmışlar, Allah’ın kelâmı olarak ileri sürmüşler ve bununla menfaat ile nüfûz sağlamaya çalışmışlardır. Bu âyette, onların bu yaptıkları tenkid edilmektedir (Muhammed Ali es-Sâbûnî, Safvetu’t-Tefâsir, İstanbul, 1987, I, 71 vd).
Aşağıdaki âyette de, Yahudilerin bu durumu tenkid edilmiştir:
“Onlardan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken, dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları, kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır. ” derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar” (Âlu İmran, 3/78).
İbn Abbas (r.a)’dan nakledildiğine göre, bu ayette de Yahudiler kasdedilmektedir. Buna göre, onlar Allah’ın kelâmını kaybetmişler. Kendi uydurduklarını Allah’ın kelamı olarak tanıtmaya çalışmışlar. Onların bu yaptıkları yalan ve uydurmadır (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire,1977, I, 182 vd.).
Üzeyr (a.s) ile ilgili bulunduğu söylenen diğer bir ayet de şöyledir;
“Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin çatıları duvarları üzerine çökmüş (yıkık dökük olmuş) ıssız bir kasabaya uğradı. “Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!” dedi. Hemen Allah onu öldürdü, yüz sene sonra tekrar diriltti. “Ne kadar kaldın burada?” dedi. “Bir gün yahut bir kaç saat” dedi. Allah ona: “Bilakis yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak. Seni insanlar için bir âyet (ibret işâreti) kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl birbiri üstüne koyuyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz. ” dedi. Durum kendisince anlaşılınca, “Şüphesiz Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmeliyim” dedi (el-Bakara, 2/259).
Bu ayette söz konusu olan zatın kim olduğu hususunda çeşitli rivâyetler vardır. Fakat alimlerin ekseriyetine göre bu zat, Üzeyr (a.s)’dır (el-Beydâvî, Envaru’t-Tenzîl, I, 57).
Hz. Muhammed (s.a.s), Üzeyr (a.s)’ın peygamber olup olmadığı hususunda şöyle buyurmuştur: “Bilmiyorum, Üzeyr peygamber midir, değil midir?” (Ali Nasıf et-Tâc, III, 302). Bundan dolayı İslâm inancında Üzeyr (a.s)’ın peygamberliği ihtilaflı kabul edilmiştir.
Peygamber olsun veya olmasın, Üzeyr (a.s) Allah’a tam manasıyla inanmış, kamil imân sahibi olan bir zattı. Hayatı boyunca, Allah’ın rızasını kazanmak için şerden kaçmış, hayra koşmuştur. Çevresindeki insanları da bu şekilde inanmaya ve Allah’ın emir ile yasaklarına riâyet etmeye davet etmiştir.
Hz. İSA (a.s)
Kur’an-ı Kerîm’de adı geçen ve İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Hz. İsa (a.s) batılı tarihçilere göre miladi yıldan dört veya beş sene kadar önce doğmuştur.
Yine batılı tarihçilere göre Hz. İsa (a.s) Romalıların elinde bulunan Yahudiye’de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde otuz yaşlarına doğru peygamberliğini insanlara bildirdi. Önce Celile’de sonra Kudüs’te insanları hak dine davet etti. Yahudilerin dinini ikmal onların dine kattıklarını düzeltmek için gönderilen Hz. İsa (a.s) kendisine indirilen İncil adlı kutsal kitapta bunu şöyle anlatır: “Ben yok etmeğe değil, tamamlamaya geldim.” Hz. İsa (a.s), yahudilerin tahrif ettiği Eski Ahid’i onların anlayışından kurtarmaya, Hz. Musa (a.s)’ın getirdiği akideyi yerleştirmeye ve yahudilere daha önce bildirilen zahmetli bazı ilahi kanunları hafifletmeye çalıştı.
Memleketi Celile’de Genaseret gölü kıyısında ilk vaaz ve tebliğlerini bildiren Hz. İsa daha sonra Kudüs’e gitti. Yahudiler Hz. İsa’yı, dönemin Romalı Kudüs valisi Pontus Pilatus’a şikayet ettiler. Havarilerin içinde Yahuda isimli birisi Hz. İsa’ya ihanet etti ve Hristiyanların inancına göre Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürüldü. Kur’an-ı Kerîm’de ise hadise şöyle anlatılmaktadır: “Halbuki onlar İsa’yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı” (en-Nisa, 4/156). Rivayete göre Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda, Romalılar tarafından isa (a.s.) zannedilerek asılmıştır.
İsa (a.s); orta boylu, kırmızıya çalar beyaz benizli, dağınık, düz saçlı idi. Saçını uzatır, omuzları arasına salardı. Geniş göğüslü, küçük yüzlü çok benli idi: Sırtına yün elbise, ayağına ağaç kabuğundan yapılmış sandal giyer, çoğu zaman da yalınayak yürürdü.
Kendisinin geceleri varıp barınacağı bir evi, ev eşyası ve zevcesi yoktu. Hiç bir şeyi yarın için biriktirip saklamazdı. İsa (a.s) dünyadan yüz çevirir, ahireti özler, Allah’a ibadete koyulurdu. Yeryüzünde nerede güneş batarsa orada konaklar iki ayağının üzerinde namaza durur; gece namaz gündüz de oruç ile günlerini geçirirdi (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, II. 334, 335). İsa (a.s) göğe kaldırıldığı zaman, yün bir kaftan, bit çift mesti, bir de deri dağarcıktan başka bir şey bırakmamıştı (Abdurrezzak, Musannef, XI, 309).
Kur’an-ı Kerîm’e göre Hz. İsa (a.s)’ın annesi Hz. Meryem’dir. Meryem (a.s), yine Kur’an’da ismi geçen dört seçkin aileden biri olan İmrân ailesinden idi. Hz. Meryem, Zekeriya (a.s)’ın koruması ve gözetim altındaydı. Meryem, Beytü’l-Makdis’te, doğu tarafta özel bir bölmeye yerleştirilmişti. Zekeriya (a.s), Meryem’in yanına geldikçe orada, rızkını ve yiyeceğini hazır görürdü. Hz. Meryem, Beytü’l Makdis’te zikirle, ibadetle hayatını geçiriyordu. İşte bu sırada Allah, ona bir beşer sûretiyle Cebrail’i gönderdi. bu durum, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde anlatılır: “Meryem dedi ki; ben senden Rahman’a sığınırım. Eğer O’ndan korkuyorsan bana dokunma! O da, ben, temiz bir oğlan bağışlamak için Rabbının sana gönderdiği elçiden başkası değilim, dedi. Meryem; bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın olmadığım halde nasıl oğlum olabilir? dedi. Cebrail, bu böyledir; çünkü Rabbın, “bu bana kolaydır, onu insanlar için bir mucize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız,” diyor, dedi. İş olup bitti. Böylece Meryem, İsa’ya gebe kalarak bir köseye çekildi. Doğum sancıları başladı ve başına gelen bu hadiseden dolayı çok üzülerek, keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, dedi” (Meryem, 19/1 8-23).
Cebrail, Meryem (a.s)’e, babasız doğuracağı çocuğun özelliklerini ve mücadelesini haber vermiş, Meryem’i teselli etmiş ve ayrılıp gitmişti. Hz. Meryem’in kendisini Allah’a ibadete verdiğini ve onun tertemiz bir kadın olduğunu bilenler de bilmeyenler de bu duruma hayret etmiş ve doğumun bu şekilde nasıl olabileceği tartışmasına girmişlerdi. Hz. Meryem ise olayı, çocuğa sormalarını işaret etmişti. Fakat “Onlar, biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz? dediler. Çocuk, ben şüphesiz Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve zekât vermemi, anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum gün de, öleceğim gün de, dirileceğim gün de, bana selâm olsun, dedi” (Meryem, 19/23-33).
İsa (a.s)’ın babasız olarak mucizevî bir şekilde doğuşu, Allah’ın dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katında, oluş itibariyle Adem (a.s) ile İsa (a.s) arasında fark yoktu. Nitekim ayet-i kerimede, durum şu şekilde izah edilir: “Gerçekten İsa’nın babasız dünyaya geliş hâli de Allah katında Adem’in hâli gibidir. Allah, Âdem’i topraktan yarattı, sonra da ona ol dedi; o da hemen (insan) oluverdi” (Âlu İmrân, 3/59).
İsa (a.s) otuz yaşında iken peygamberlik görevi aldığında, hemen İsrailoğullarına durumu bildirdi. İsa (a.s)’nın çağrısına kulak tıkayan ve ellerindeki Tevrat’ı tahrif edip pek çok değişiklikler yapan İsrailoğulları, Hz. İsa (a.s)’a inanmadılar. Ayrıca Allah, Hz. İsa’nın risâletini destekleyen mucizelerde gösteriyordu. Kur’an-ı Kerim’de zikri geçen mucizeleri şunlardır: İsa (a.s) nın, çamurdan kuş biçiminde bir heykel yapması ve onu üfleyince kuş olup uçması, ölüleri diriltmesi; anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulmuş olanları tedavi etmesi; gökten sofra indirmesi (el-Mâide, 5/110-115); Havarîlerin ve diğer arkadaşlarının evlerinde ne yediklerini ve neler sakladıklarını söyleyerek gaybdan haber vermesi (Âlu İmrân, 3/49).
İsrailoğulları, İsa (a.s.)’ı ve ona tâbi olanları durdurmak için pek çok yol denediler; sonunda Hz. İsa’yı öldürmeğe karar verdiler. Ancak Allah, onların planlarını etkisiz hâle getirdi. Yahudiler, İsa (a.s.)’a benzeyen birini yakalayıp astılar ve “Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” dediler (en-Nisâ, 4/157). Öte yandan Kur’an-ı Kerîm, asıl durumu şu şekilde açıklar: “Halbuki onlar İsa’yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. Ayrılığa düştükleri şeyde, doğrusu şüphededirler. Onların bu öldürme olayına ait bir bilgileri yoktur. Ancak kuru bir zan peşindedirler. Kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah, onu kendi katına yükseltti. Allah güçlüdür, hâkimdir” (en-Nisâ, 4/157-158).
İsa (a.s) ayette de belirtildiği gibi, öldürülmeden göğe yükseltilmiştir. Mezarı dünyada değildir. Ayrıca Mi’rac’da, peygamberimiz kendisini görmüştür. Hz. İsa, göğe yükselmeden önce, havârîlerine ve tüm insanlığa şu müjdeyi vermişti: “Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan, Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah’ın size gönderilmiş bir peygamberiyim” (es-Saf, 61/6).
Hz. İsa (a.s) göğe çekildiği sıralarda kendisine inananların sayısı çok azdı. Daha sonra bir ara Hz. İsa’nın getirdiği inancı kabul edenler çoğaldı ise de, sonunda Hristiyanlar da İsrailoğulları gibi yoldan çıktı ve pek çok yanlışlıklara saptılar. Bugün, Hıristiyanların sahip oldukları teslis inancı, İsa (a.s)’nın göğe yükseltilmesinden hemen sonra ortaya çıkmıştır.
İsa (a.s)’ın annesi Hz. Meryem Hz. İsa’nın göğe çekilmesinden sonra altı sene kadar daha yaşamış ve ölmüştür (Hakim, Müstedrek, II, 596).
Hz. İsa (a.s)’a dört büyük ilâhi kitaptan biri olan İncil verilmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de İncil’in Hz. İsa’ya verilişi ile ilgili şu bilgiler vardı: “Arkalarından da izlerince Meryem oğlu İsa’yı Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak gönderdik; ona da bir hidâyet, bir nur bulunan İncil’i, ondan evvelki Tevrat’ın bir tasdikçisi ve sakınanlara bir hidâyet ve öğüt olmak üzere verdik” (el-Mâide, 5/11). Ancak bu İncil de Tevrat gibi tahrifata uğramış: tır. Bununla birlikte Allah Teâlâ tarafından son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)’e indirilen Kur’an-ı Kerîm, Zebur, Tevrat ve İncil’in hükümlerini ve geçerliliklerini ortadan kaldırmıştır. Hz. İsâ İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre cisim ve ruhuyla göğe yükseltilmiştir. Kıyamet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm şeriatıyla hükmedecektir (bk. Buhârî, Buyu’, 102).
Hz. İsa bedeniyle göğe yükseltildiğinden, Kur’an-ı Kerim’de bildirilen “ölümden evvel” (en-Nisa, 4/159) ve “öleceğim güne ve diri olarak ba’s edileceğim güne” (et-Tevbe, 9/34) mealindeki ayetler Hz. İsa’nın nüzûlünden sonraki ölümünü anlatır. Hz. İsa gökten Arz-ı Mukaddes’e inecek, elinde bir kargı olacak; Afik denilen bir yerde ortaya çıkacak ve Kargı ile Deccâl’ı öldürecek ve sabah namazında Kudüs’e gelecektir. İmam kendi yerini ona vermek isteyecek fakat o İmâm’ın gerisinde Hz. Peygamber (s.a.s)’ın şeriatına uygun olarak namazını kılacaktır. Sonra domuzu öldürecek ve haçı kıracak, sinagoglar ve kiliseleri yıkacak ve kendisine iman etmeyen bütün hristiyanlarla savaşacaktır.
Hz. İsa nüzûlünden sonra kırk sene daha yaşayacak, öldüğünde müslümanlar namazını kılacak ve İslâm dinine uygun olarak gömülecektir.
Yorumlar (1)
Yorum Yapın
Yorum Yapın




